28 Mart 2012 Çarşamba

Bazen sadece izlersin. Elinden, avucundan nasıl kayıp gittiğini izlersin.
Arkasını dönüp, ''peşimden sakın gelme'' dediği anda anlarsın yanlış yönde olduğunu.
O ana tanık olmak istemezdim dersin. Ama başrolde sen varsındır.
Bazen hızlı bir şekilde ayağa kalkıp, ''Seni sevmiyorum'' dediği anda yıkılır dünya.
Beklemezsin kıyametin kopmasını. O anda ölmüşsündür sen. Gerisi ilgilendirmez seni.


Beklemeye gerek yoktur bazen. Ama bekle derler. Yaşa derler.
Kim gibi yaşayacağım? Arkasını dönüp giden biri gibi mi?
Yoksa henüz kendini bile sevmeyen bir adam için mi?
Bir çok ölüme şahit oldum. Ama o gün kendimi göremedim.
Seni gittiğin gün tanıdım.


27 Mart 2012 Salı

Forget Her


Her ne kadar forget her(unut onu), dese de yine aklımdan bir türlü çıkamayarak, o yaptığı melankolik şarkının bende yarattığı hezeyanı hatırlamaktayım. Bazen durduk yere aklıma geliyor. ya da aklımdan hiç çıkmıyor. Buna karar verebilmem için aklımın yerinde olması gerekiyor. 


Belki de onun sayesinde unutuyorum fakat onun şarkısı hep onu hatırlatıyor. gecenin bir yarısı dışarı çıkıp, ''şehirde hayat uyurken, senin tüm sorunların ayaktadır'' diyor bana. mp3 kulaklığının içinden. sonra da diyor ki ''kendini aptal yerine koyma, o sadece senin için bir gönül yarasıydı''. evet çok haklıydı. o sadece bir gönül yarasıydı.

21 Mart 2012 Çarşamba

Ben kimim?

Gecenin karanlığında yürürken, sokak lambasından saçılan ışıklarla önünü görebiliyordu. Elinde büyük bir çantası, uzun paltosu ve umutsuzca attığı adımları sayarcasına bulunduğu sokağın bir köşesinden diğer köşesine yürüyordu. Gitmek istediği bir yer ya da aklında var olan bir yere gitme gibi bir çabası yoktu. Sıkıntılı bir akşamüstü geçirdiği çok belliydi. Ve fazlasıyla içmişti. Ya unutmak istediği bir şey vardı, ya da onu unutmasına sevk eden içtiği votkalar. Uzun zamandır böyle olduğunu iyi biliyordu. Gecenin bir vakti dışarı çıkıp, alkolün verdiği keyifle birlikte bomboş sokaklarda yürüyüp hava alıyordu. Sonra her zaman, her alkol aldıktan sonra takıldığı şükrü usta'nın salaş seyyar kokoreççi'sine oturdu. Daha yeni yeni kendine geliyordu. Bol acılı ve bol kimyonlu kokoreçi'ni yerken aklına bir soru takıldı. ''Ben kimim''.


Kokoreç'ini bitirdikten sonra sendeleyerek ayağa kalktı. Kirli ve uzun paltosunun cebinde taşıdığı ve dışarıdan yarım yamalak ta olsa göründüğü kitabını çıkardı. Kitabı okuyarak uzun bir yolun başlangıcında olduğunun farkındaydı.


Kitaptan bir parça sesli bir şekilde okuyarak, yoluna devam etti.


''Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım, kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım''


13 Mart 2012 Salı

Yargısız İflas

Bazen parasal anlamda iflas etmez birey. Hayata karşı verdiği amansız mücadelenin sonunda da iflas edebilir. Onu iflas etmeye sürükleyen olaylar silsilesi bir yerden sonra durmak bilmeyince, en başta vücudu iflas eder. Sonra sol kaburgası iflas eder. Yukarıya doğru çıkmadan kesilmesi gerekir. Aksi takdir de en zor şekilde yaşamaya çalışır insan.

Ama şunu bilmelidir ki, sadece parasal anlamda iflas etti diye değil, yaşam mücadelesini kaybettiği için iflas eder insan..

9 Mart 2012 Cuma

Hayata Dair

Sadece yeşil sahalar da değil, hayata karşı da sokaklarda birer golcü olmak lazımdır. Golü atan taraf her zaman kazanır evlat bunu unutma. Eğer yenilen gol, atılan golden fazlaysa, ne uzatmalara gider maç ne de santra'ya gitmeye gücün olur..

8 Mart 2012 Perşembe

Şikesiz Gol Olmaz


Haluk abi gençliğinde ne golcüydü be. Adam her alanda başarılıydı. Bir tek futbolda başarısız oldu ömrü boyunca. Ona taktığımız golcü lakabını çok büyütmeye gerek yoktu aslında. Çünkü golcü kelimesi, ya toprak saha da, ya da yeşil sahalarda olurdu. Onun bulunduğu konum apayrı bir yerdeydi. Mahallenin en atlangoç adamıydı. Mükemmel bir özgüvene sahipti. İşinde gücünde değildi fakat insan ilişkilerinde zirveye oynardı. Kendisiyle birkaç kez mahalle maçlarına çıkmıştım. Öyle mahalle maçı dediğim 10 tane adamın peşinden koştuğu(5 er kişiden yapardık maçları), bir meşin yuvarlağı, 3 direk arasından geçirmece oyunu falan değildi. Çoğu kez yenilirdik ama hakkımızla yenilirdik.

Haluk abi mahallede en dikkat çekici tiplerden biriydi. Mahallenin gençlerini korur, kollar, yukarı mahalleden gelen çocukları kovalardı. Muhtarın hemen yan sokağında bulunan babadan kalma bir çay ocağı vardı. Bize her Salı o çay ocağının, hemen yolun kenarına gelecek şekilde bulunan taburesine oturup, sıcak çikolata eşliğinde hikâyelerini ve ‘’güzel golün şikesiz olmayacağını’’ vurgulardı. Haluk abi’ye saygımızdan dolayı o cümlenin ne anlama geldiğini soramazdık. Biz de o zamanlar genciz tabi. Böyle gönül işlerinde tecrübesiz, gördüğü güzel kıza çabuk kanan, hayatı ve tam anlamıyla kavrayamadığımız, acımasız gerçekleri bulutların üstünde yaşayan tipleriz. O zamanlarda evren adında bir arkadaş vardı aramızda. Duygusal bir çocuk. Duygularını yoğun yaşayan, arkadaş ortamımızda fazla söze girmeyen bir çocuk. Üstelik güzel giden bir ilişkisi de vardı. Gerekte duymazdı böyle şeylere. Bizle birlikte bulunduğu ortamda, çoğu zaman aklı zeynep’teydi. Onu çok seviyordu. Erken kaybeden gençlerin arasında, tek kazandığını düşündüğümüz bir arkadaşımızdı evren.

Bir gün yine güneşli bir Salı gününde haluk abi’nin çay ocağına çöktük. Oturduğumuz taburelerin hemen yanında bulunan gazoz kasasına oturan evren, biraz ağlamaklı görünüyordu. Hiç alışık olmadığımız bir durumdu. Evren rahata düşkün bir çocuktur. Gazoz kasasının üstünde ne işi vardı. O sırada evrenin bu mutsuzluğu haluk abi’nin dikkatini çekmiş olacak ki, bana bakıp evreni göstererek ne oldu dercesine bir kafa salladı. Hemen yanımda oturan evrene dönerek ‘’ne oldu lan, neyin var’’ dedim. O da haluk abi’ye dönerek, ‘’ağbi Zeynep’in yanında bir çocuk gördüm, aldatıyor beni’’ dedi. Herkes çok şaşırmıştı. Evren’in ne kadar iyi biri olduğunu hepimiz çok iyi biliyorduk ve aldatılan en son kişi o olurdu. Evren bunu hak etmemişti. Her zaman yardımımıza koşan ve bizi kollayan haluk abi, her zaman ki gibi kendinden emin bir şekilde, ‘’olum bize atılan her golde bir şike vardır, biz şikesiz gol yemeyiz. Biz ne kadar iyi olursak olalım, en sonunda kaybeden taraf şikeli golü yiyen taraftır. Ancak george best olmalıyız ki, golü atan taraf biz olalım’’ dedi. Sözlerini tamamladıktan sonra, şiddetli bir şekilde fokurdayan ocağın başına gitti.
 
İşte o zaman aklımıza dank etmişti. Her atılan golde bir şike olduğunu ve hakemin adil bir şekilde maç yönetmediğini çok iyi anlamıştık..

7 Mart 2012 Çarşamba

Küçük mutluluklara dahi sahip olamamak, büyük mutsuzluktur aslında.


Bir mutluluk simgesi olarak pazar günü. Evet pazar günüydü. Üstatla sahil kenarında oturmuş, havada uçuşan martıları izleyip, kafaları çekiyorduk. Her hafta olduğu gibi. Deniz kokusunu burnumuza çekip, sahilde dolaşan mutlu ailelere bakıp iç geçiriyorduk. Sonra cengiz abi’ye dönüp, boşvermiş bir tavırla ‘’yav biz ne zaman şu sktgmn bostanlı sahilinde denize gireceğiz abi’’ dedim. O da bana,’’Votka bize yaramıyor be, bira’dan vazgeçmemek lazım değil mi canım kardeşim’’ dedi. Çenesini sıvazlayarak bana baktı. Mevzular karışıktı, anlatmak istenilenler ters yöndeydi. Bende mevzuya hakim olduğumu hissettirebilmek için ‘’evet abi öyledir’’ dedim. Ardından ayten napıyor, görüyor musun? Dedi.

 Ayten abla uzun yıllar önce, cengiz abi’yi bırakıp, zengin bir adamla evlenmişti. Üstelik bunu cengiz abi askerdeyken gerçekleştirdi. O günlerde cengiz abi yalvar yakar askere gitmeden önce ‘’nişanlanalım ayten’’ diye tutturuyordu. Fakat ayten abla’nın paragöz babası bu ilişkiye karşı çıkıyordu. Cengiz abi, oto tamircisiydi. Geleceği parlak değildi. Askere gitmeden nişan yapılsa, gitse-gelse, memlekete dönse ne değişecekti. Yine fakirlik ve çile peşlerini bırakmayacaktı. Ayten abla mahallenin en güzel kızıydı. Cengiz abi de öyle hiçe sayılacak bir adam değildi. Kadir inanır gibi herifti lan. 

Ayten ablanın babası’nın, aile ahbabı olan fevzi dayı’nın oğluyla everdi ayten ablayı. Biz o zamanlar küçüğüz tabi. Cengiz abi haberleri benden alıyor. ‘’Aman ablana sahip çıkıver kardeş, yokluğu mu aratma ha’’ diyerekten hafta da en az 3 mektup yazıyordu. Bende ‘’olur abi’’ deyip vazifemi yerine getirmeye çalışıyordum. Sonralarda düğünü söyleyemedim, cengiz abi’ye. Gurbet ellerde kendine bir şey yapar diye ses etmedim. Uzun bir askerlik dönemini yedikten sonra, memlekete geldi. Otogar’da ilk karşılayan bendim. Otobüse atladık mahalleye geldik. Otobüste göz gezdirdim, ‘’cengiz abi ne kilo almışsın yav’’ dedim. ‘’Ee öyle koçum, askerlik bu, yemek buldun ye, dayak buldun kaç olayı var. Seni de göreceğiz  5 yıl sonra’’. Ha-ha. Gülmüş gibi yapıp, ineceğimiz durağa geldik. Ee nurten napıyor görüyor musun? Dedi.

 İşte bir Pazar günüydü yine. O soruyu soralı tam 8 yıl geçmiş, üstatla sahilde kafaları çekiyorduk. O an aklıma geldi, biraz yüzüm kızardı, biraz moralim bozuldu, bir yudum aldım biradan ve ‘’Üzülme be abi’’ dedim.

Gözleri dolu ve ıslanmaya yakın bir şekilde bana dönerek dedi ki, ‘’şimdi, eğer ayten beni bekleseydi, evlenmiş olup, mutlu bir Pazar günü, çocuklarımızla birlikte şu sahilde dolaşan mutlu ailelerden biri olabilirdik. neyse geldi geçti, üzülmemek gerek artık.’’ Birasından fazlaca bir yudum alıp, devam etti. ’’Fakat ben askerden geldikten sonra ne bir ufak mutluluğum, ne küçük bir tebessümüm kaldı hayata karşı. Ve canım kardeşim şunu anladım ki, -küçük mutluluklara dahi sahip olamamak, büyük mutsuzluktur aslında’’ 



‘’Haklısın abi’’ dedim.

 Bankta otururken önümüze oynadığı topu kaçırmış, ufak bir çocuk geldi. Çocuk kaybolmasın diye, cengiz abi atıldı, çocuğa dedi ki, ‘’annen nerede senin bakayım ufaklık’’, çocuk ayten ablayı göstererek, ‘’işte orada’’ dedi..

Bilmem kaç pazar günü o sahilde içtik, fakat öyle bir pazarı ömrümüz boyunca unutamayacağız. Ben ve cengiz abi..



                                             25 ağustos 2003 - Bostanlı sahili